ÖZ
Bu çalışmada 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 152. maddesindeki düzeltici, iyileştirici ve
kısıtlayıcı önlemleri almama suçu incelenmiştir. Çalışmada öncelikle suçla korunan hukuki
değer değerlendirilmiş; ardından suçun maddi ve manevi unsurları, fail, fiil, konu, nitelikli hal,
hukuka aykırılık unsuru ve suçun özel görünüş şekilleri ele alınmıştır. Ayrıca Bankacılık
Düzenleme ve Denetleme Kurumu tarafından uygulanan erken müdahale mekanizmasının
bankacılık sisteminin güven ve istikrarı bakımından taşıdığı önem üzerinde durulmuştur. Bu
kapsamda Bank.K. madde 67 hükmünde sayma yoluyla düzenlenmiş olan önlem alınmasını
gerektiren haller ve devamında, düzeltici önlemler, (m. 68), iyileştirici önlemler (m. 69),
kısıtlayıcı önlemler (m. 70), izah edilmiştir. Ayrıca 4389 sayılı Bankalar Kanunu’nun 14’üncü
maddesine değinilmiştir. Yine modern çözümleme hukukunda kabul edilen aşamalı müdahale
modelinin Türk hukukundaki yansıması olan ve bankaların mali ve yapısal sorunlarının
düzeltici ve iyileştirici önlemler yoluyla giderilmesine ilişkin önlemler ve faaliyet izninin
kaldırılması ve TMSF’ye devredilmesi gibi önemli sonuçlara yol açabilecek denetim
mekanizmaları ele alınmıştır. Çalışmanın son kısmında ise bu suçun soruşturma ve kovuşturma
usulü ile yaptırım bakımından arz ettiği ve özellikler ve bu kapsamda bir ceza muhakemesi şartı
olan yazılı başvuru şartına değinilmiştir. Bu değerlendirmeler ışığında, söz konusu suç tipinin
yalnızca bireysel banka menfaatlerini değil, aynı zamanda finansal sistemin bütününe duyulan
güveni koruma amacı taşıdığı sonucuna ulaşılmıştır.
Anahtar Kelimeler: Bankacılık Hukuku, BDDK, Finansal İstikrar, Bankacılık Suçları, Yazılı
başvuru.
Abstract
The presumption of innocence — a foundational principle governing criminal proceedings
from inception to final judgment — stands as one of the foundational guarantees of criminal
justice in domestic legal orders. Its application to sovereign states in international law,
however, is neither self-evident nor uniform. This article interrogates the structural analogy
between individual criminal procedural rights and the position of states in international
proceedings, examining three institutional arenas: the United Nations Security Council, the
International Criminal Court (ICC), and the World Trade Organization (WTO). The
analysis reveals a fragmented normative landscape in which the presumption of innocence
applies robustly in some contexts, is systematically displaced in others, and is altogether
absent in the political-enforcement mechanism of the Security Council. The article argues
that this fragmentation reflects not merely institutional variation but a deeper tension in
international law between the sovereign equality of states and the collective interest in
maintaining international peace, security, and economic order. The question of whether a
state possesses a cognizable right to the benefit of doubt ultimately exposes the unresolved
relationship between international law as a legal order and international law as a political
instrument.
Keywords: presumption of innocence, in dubio pro reo, sovereign equality, Security
Council, ICC (International Criminal Court), WTO (World Trade Organization),
aggression, burden of proof, state responsibility, international adjudication
ÖZ
Bu çalışma, sigortacının halefiyeti ve alacağın iradi temliki hallerinde görevli
mahkemenin nasıl belirleneceği sorununu, göreve ilişkin düzenlemeleri ile konuya ilişkin
içtihatları dikkate alarak incelemektedir. Sigortacının halefiyetine ilişkin 22.3.1944 tarihli
Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı, rücu davasının asliye hukuk mahkemesinde görülmesi
gerektiğine hükmederken bu sonucu, sigortalının zarar sorumlusuna karşı sahip olduğu temel
ilişkinin niteliğine dayandırmıştır. Buna karşılık, alacağın temlikine ilişkin Yargıtay Hukuk
Genel Kurulunun 21.3.2019 ve 15.6.2021 tarihli kararları, davanın taraflarının sıfatını ve temlik
sözleşmesinin bağımsız niteliğini esas alan farklı bir yöntem izlemiştir. Bu yöntem farklılığı,
alacaklı değişikliğinden doğan üç ayrı ilişkinin, yani temel ilişki, devir ilişkisi ve devralınan
alacağın ileri sürülmesi ilişkisinin, birbirinden ayrılmamasından kaynaklanmaktadır. Bundan
dolayı, devir ilişkisinden doğan dava ile devralınan alacağın asıl borçluya karşı ileri sürüldüğü
dava ayrımı üzerinden bütüncül bir çözüm bulunabilir. Sonuç olarak, devralınan alacağın asıl
borçluya karşı ileri sürüldüğü davalarda görevli mahkemenin saptanmasında belirleyici olması
gereken, alacağı devralan kişinin sıfatı değil, uyuşmazlığın esasını oluşturan temel hukuki
ilişkinin niteliğidir.
Anahtar Kelimeler: Sigortacının halefiyeti, alacağın temliki, görevli mahkeme, ticari dava,
temel ilişki.
Abstract
The principle of good faith (bona fides) occupies an ambiguous but indispensable position
in the architecture of international law. Rooted in Roman private law and moral philosophy,
it has gradually migrated into the public international legal order, acquiring normative force
through treaty codification, judicial pronouncements, and state practice. This article
examines the doctrinal foundations of good faith, its expression in the jurisprudence of the
International Court of Justice (ICJ), its structural role in the World Trade Organization
(WTO) dispute settlement framework, and its contested application in international climate
negotiations. The central analytical question is whether good faith constitutes a lex lata
obligation capable of independent legal enforcement or whether it remains, at its core, a
moral orientation that legal systems invoke instrumentally. The article argues that good
faith occupies a hybrid normative position: it is simultaneously a customary international
law norm of general application, a treaty-embedded standard of conduct, and a hermeneutic
principle that disciplines legal interpretation; yet its enforceability is structurally contingent
on context, institutional capacity, and the will of states to submit to adjudicative scrutiny.
Keywords: good faith, bona fides, international law, ICJ jurisprudence, WTO, climate
negotiations, pacta sunt servanda, treaty interpretation, estoppel, legitimate expectations
Türk Eşya Hukuku’nun temel dinamiklerinden biri olan ve Roma Hukuku kökenli “superficies
solo cedit” (üst toprağa tabidir) prensibi uyarınca; bir arazi üzerinde bulunan yapılar ve bitkiler,
hukuken o arazinin ayrılmaz bir parçası (bütünleyici parça/ mütemmim cüz) kabul edilerek
arazi sahibinin mülkiyetine dahil olur. Ne var ki, bu kuralın istisnasız uygulanması, başkasına
ait arazide emek ve sermaye harcayarak değer yaratan kişiler açısından ekonomik
mağduriyetlere yol açabilmektedir. Hukuk sistemimiz, mülkiyetin bütünlüğü ilkesini
zedelemeden bu hakkaniyete aykırı durumu dengelemek adına “muhdesat” kurumunu
geliştirmiştir. Bu çalışma kapsamında; muhdesatın yasal unsurları, muhdesatın bütünleyici
parça, eklenti, haksız yapı ve üst hakkı gibi benzer kavramlardan ayırt edilmesi, hukuki
karakteri ve tapu sicilindeki yansıması, Yargıtay’ın güncel içtihatları ve öğretideki görüş
ayrılıkları çerçevesinde analiz edilmiştir. Araştırma sonucunda; muhdesat sahipliğinin kişiye
ayni bir hak sağlamadığı, bunun yerine yalnızca şahsi nitelikte bir alacak hakkı doğurduğu
sonucuna varılmıştır. Usul hukuku bakımından yapılan incelemede ise; “muhdesatın aidiyetinin
tespiti” davasının keyfi bir tespit yolu olmadığı; bu davanın ancak ortaklığın giderilmesi,
kamulaştırma veya kentsel dönüşüm süreçleri gibi “güncel bir hukuki yararın” mevcut olduğu
sınırlı hâllerde açılabileceği belirlenmiştir. Çalışmanın son bölümünde, muhdesatın hukuki
akıbetinin, “parasal bir değere dönüşmek” olduğu ve hak sahibinin talep edebileceği tazminatın,
öğretideki tartışmalara rağmen “sebepsiz zenginleşme” hükümlerine dayandığına kanaat
edilmiştir.
Anahtar Kelimeler: Muhdesat, Bütünleyici parça, Aidiyetin tespiti davası, Hukuki yarar,
Sebepsiz zenginleşme.